oku, anlat

oku, anlat

Oku /Okumak… Metni meydana getiren harf ve işaretlere bakıp bunların ifade ettiği anlamları idrak edip çözümlemek ve seslendirmek.

Okumaya başka bir açıdan bakınca, bütünü meydana getiren parçaları anlayarak bütüne varmak olduğu da söylenebilir. Yani tüme varmaktır okumak. Parçadan, elinde bulundurduğundan yola çıkarak hedefe ilerlemek… Bir taneden tümüne ulaşma çabası, öğrenme gayreti.

Okumak esasında bir araç. Tılsımlı, kadim iletişim ve bilgi aracı… Bazen sadece okumak için okuyoruz… Başkaları için okuyoruz… Birileri okuduğumuzu bilsin diye. “Bilgili” desinler diye. Sadece edebiyat sohbetinde lâl kalmamak için mi okunmalı?

Bunlar da okumanın bir yönü belki…  Cazibesini kim inkâr edebilir. Ama gerçek okuma nedir? Sahi, neden okumalı?

Garip bir bilgi ile devam edelim… Şimdiye kadar 175 milyon civarında eser yazılmış… İnsanın ortalama ömrü de yaklaşım 35 milyon dakika… Sahi, bir dakikada kaç sayfa kitap okuyabiliriz? Tüm eserleri okuyamayacağımız kesin. Küfeleri kitap yüklüler gibi  olmamak gerek… Kitap, okumuş olmak için okunmaz… 

Etrafını çevreleyen evrende ağırlığının ve anlamının olması için insanın hedefi olmalı. Bu hedefe ilerlerken ihtiyaç duyar bilgiye, kitaba, bilgiye, güzel söz söyleyebilmeye.  

İnsan okumak zorunda. Hayatı, evreni ama önce kendi durumunu. İnsan doğru okuyunca, bu evrende amacını hatırlayacak. Amacı için donımlanacak, dili söyleyebilecek doğru okudukça… Yoksa hayata dair fikri; son okuduğu kitabın fikri olan insanlardan olmanın hiç anlamı yok. Gerçek anlamı ile kitap okumak yaşamamızın anlamına hizmet etmeli.

Esareti Reddediş /Şubat’ın sonunda okuyor olmalısınız bu satırları. Birkaç hafta sonra Çanakkale… 18 Mart. Umudun ve esareti reddedişin, kırılan prangaların destanı!

O günlerde bir an durup kulak verse insan, gök kubbenin çatırdayışını, koskoca imparatorluğun yıkılışının müthiş iniltilerini duyacaktı sanki.

Anlatacak hikayelerimiz var. Hepsi insana dair. Verilmiş sözlere dair. Unutulmuş geçmişe ve yeniden doğacak geleceğe dair…

Sorsanız her ailede daha nice hatıra var… Göç hikayeleri, işgaller, direnişlerin hikayeleri. “Şehit oğlu şehit” diyor ya Akif. Kimi Kırım’dan, kimi Manastır’dan, kimi Girit’ten, Kudüs’ten, Medine’den, Yemen’den koparılmış. Gelenlerin çocuklarına sorsanız, size dedelerinin, ninelerinin uzaklardaki toprağına nasıl hasret öldüğünü anlatırlar. Kalkıp gitsek o vatan topraklarına, görürsünüz hâlâ bekleyenler olduğunu… Her bir hikâyenin Mehmet’i ayrı, Muhammed’i aynı. Allah’ı bir… Anlattığı da aynı acı, dili de bir…

Urumçi’de gökbörü’yü bekleyen Hayit’in türküsü ile Bayır-Bucak’taki Ahmet’in Bayram günü hikayesi ne de çok benzer anlayan için.

Bağrı yananlar, dertli dertli Kerkük hoyratlarında “aslan”ı bekler. Türkistan ellerindeki “bozkurt”, Selanik’te “gök kartal” ile aynı umuttur… Dostun anlayacağı bir sözdür. Özgürlük umuduyla.

Yeminlerin vuslatında, bir gün yeniden buluşma umudunu yitirmeyenlere ve küllerinden doğabilenlere selâm ile...

bir yorum bırakın